• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

NAFİ ÇAĞLAR _ FİZİKÇİ N.Ç.

FİZİK BİLMEK AYRICALIKTIR...N.Ç.

SAL ZAMANI ÖYKÜLERİ Kitabı NAFİ ÇAĞLAR

SAL ZAMANI ÖYKÜLERİ Kitabı NAFİ ÇAĞLAR  

(Sefaköy Anadolu Lisesi öğrencilerinin "zaman" temalı hikaye kitabıdır.)

ÖD (TR) ; Zaman (Fr) - Vakit (Ar)


SAL ÖYKÜLERİ Kitabı N.Ç. 

(Sefaköy Anadolu Lisesi öğrencilerinin "zaman" temalı hikaye kitabıdır.)

ÖD (TR) ; Zaman (Fr) - Vakit (Ar)

SAL ZAMANI ÖYKÜLERİ Hikayeleri - Sefaköy Anadolu Lisesi Kitabı NAFİ ÇAĞLAR

SAL ZAMANI ÖYKÜLERİ Hikayeleri - Sefaköy Anadolu Lisesi Kitabı NAFİ ÇAĞLAR

SAL ÖYKÜLERİ Kitabı N.Ç.

(Sefaköy Anadolu Lisesi öğrencilerinin "zaman" temalı hikaye kitabıdır.)

ÖD (TR) ; Zaman (Fr) - Vakit (Ar)


BAĞ FISTIK ZEYTİN SULAMA

20 Haziran 2025 Cuma sonunda karne günü gelip çatmıştı.Karneleri dağıttıktan sonra koca bir eğitim öğretim yılının yorgunluğunu atmak için eve gidip dinlendim. Sabahına Küçükçekmece Gazeteciler Cemiyeti Ortaokulu TYT (Temel Yeterlilik Testi ) sınavında salon başkanı olarak görev aldım. Sonraki gün Marmara Kız İmam Hatip Lisesi ‘nde AYT (Alan Yeterlilik Testi) sınavında salon başkanı olarak görev aldım. Orada yeni ve eski mezun 4-5 öğrencime rastladım. Pazartesi öğretmenler kurul toplantısı, Salı okul zümre toplantıları yapıldı. Çarşamba günü okul zümrelerin ortak toplantısına katılamadım. Çünkü MEB. Maarif Modeli 5G Bilim Çalıştayı çevresinde Üç gün boyunca devam edecek olan İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi) Fen- Ed. Fakültesi Fizik bölümünde eğitimler başladı. Bu sebeple perşembe günü de Küçükçekmece ilçe fizik zümre toplantısına katılamadım. Yazman ve yardımcıma zümre toplantı tutanağını gönderdim ve yerime ortak başkanlık yapmalarını tembih ettim. 27 Haziran 2025 Cuma İstanbul İl Fizik Zümre Toplantısını İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi binası önünde ağaçların altında yaptık.Çok farklı bir toplantı oldu. Bu toplantının da başkanlığını ben yapıyordum. Bütün bu etkinlikler çok yararlıydı. Yine de bu yoğunluk içinde benim bedenim burada olsa da aklım hep memleketteydi. Artık bu etkinlikler bitse de gitsem diyordum. Fakat cumartesi Pazar artarda kültürel etkinlikleri öğrenince, bari bu hafta sonunu da aradan çıkarıp öyle yola çıkayım dedim. 28 Haziran 2025 Cumartesi Günü ünlü sunucu , radyo yayıncısı ve şair Savaş Koç ve yine tanınmış şair Samim İğde’nin (Ramak Kaldı) davetleri üzerine Şişli Perpa şiir dinletisine katıldım ve “Kerbela’dır Bir Beladır” adlı şiirimi okudum. Pazar günü ise, Pazar Beylükdüzü Beylicium’da üyesi olduğum ve her ayın son pazarı buluştuğumuz Düşler Dünyası Kültür Sanat Topluluğunun şiir dinletisine katıldım ve sunumlarımı yaptım. Salgın döneminde yazmış olduğum “Okula Gittim Görün Hele” adlı şiirimi okudum. Her iki etkinliğe de oğlum Hasan Memik ile gittim. Sonunda baş döndürücü hareketliliği geride bırakmaya ve İki aylığına güzelim İstanbul’a veda etmeye karar verdim. Pazartesi 19.00’da otobüsle yola çıktım. Salı günü sabah Gaziantep’e ulaştım. Biraz şehirde vakit geçirdikten sonra köyüme gittim. Aklım hep köydeydi ve 200 tanesini yarıyıl 100 tanesini de ramazan bayramı tatilinde diktiğimiz zeytinlerde idi. Hemen arazi komşumu aradım ve geleceğimi haber verdim. Kışın aldığımız su kaplarını (su depolarını) doldurmasını rica ettim.

2 Temmuz 2025 Çarşamba ; Sabah Güneş doğduktan biraz sonra tarlaya ulaştım ve arazi komşum Ahmet Görücü’ye suyu açmasını söyledim. Suyu açtı ve yanıma geldi. Yanımda Orhan ağabeyim de vardı. Arazi komşum Ahmet bey çok eski arkadaşımdı. Bizim güney komşu köyümüz Oğurca’dandı. Uzun süre merkez Şehitkamil ilçesi Eylüpsultan Mahallesi muhtarlığı yapmıştı. Ben kendisini oradan tanıyordum. Arkadaş canlısı fedakar bir insandı. Bağı bahçeyi çok seviyordu. Bir arazi satın alıp bizim köyün 2 km. güneyine fıstıkların içine ev yaptırmıştı. Güzel tesadüf ki, benim arazi komşum olmuştu. Tarlaya kuyu açtırmıştı. Onu da Güneş paneli ile çalıştırıyordu. Güneş paneli Gün doğumunda çalışmaya başlıyordu ve Gün batımında kendiliğinden duruyordu. Önce ben bizim diktiğimiz zeytin fidanlarını iyice gezdim. Komşum Üçte İkilik bölümü daha önce sulamış fakat kalan kısmı sulayamamıştı. Yani yaklaşık 100 fidanın acil suya ihtiyacı vardı. Hele yaklaşık 7-8 tanesi vardı ki, fidanların canına son anda yetişmiştik. Sararmaya başlamışlardı. Güneydoğu yarı kurak iklime sahipti. Yeni dikilen fidanlar en az ilk Üç yıl yaz mevsiminde ayda iki kez sulanmazsa kururdu. Kaçarı yoktu. O kadar emek ve masraf boşa giderdi. En önemlisi de güzel bir zeytinlik ya da fıstıklık için kurduğumuz düşler boşa giderdi. Bugün ikindi saatine kadar bu sulama işi bitmeliydi. Yani zamanı iyi kullanmamız gerekiyordu. Önce kalın hortumları bir güzel yaydık tarlaya. Bir tane de ince hortum vardı. Onu da daha alt taraftaki su kabına taktık. Su gelmeye başladı. Orhan ağabey kazmayla fidanların dibini açıyordu. Yani suyun etrafa dağılmaması için fidanın kökü etrafında toprağı biraz çukur tutarak dış tarafı da çembersel şekilde yükseltiyordu. Ben de hortumu zeytin fidanlarının dibine götürüp başında bekliyordum. Su gölet haline gelip, taşmaya başladığı andan hemen diğer fidanın dibine götürüyordum. İkinci fidan dibi de göletleninceye kadar Birinci fidanın suyunun çekildiğini, toprağın suyu soğurduğunu görüyordum ve geri dönüyordum. Öğleye kadar İki ileri Bir geri şeklinde bu böyle devam etti.Toprak öyle susamıştı ki suya doymuyordu. Zaten İki yıldır ülkemiz hatta gezegenimiz gibi bizim oralar da kurak gidiyordu. Ben böyle uğraşırken Orhan ağabey fidanların yarısından çoğunun dibini sulamaya hazır duruma getirmişti.Öğle olduğunda hava sıcaklığı 38 selsiyüs dereceye ulaşmıştı. Biz de aşırı sıcaklamıştık. Arada su içip geliyorduk. Fakat bizi tutmuyordu. Tarlanın hemen kenarında çok sayıda acı badem ağacı vardı. Bu ağaçlar bodur halindeydi. Gölgeleri çok koyu olmasa da fena değildi. Fakat öğleye doğru gölgeleri kısalmıştı. Dipleri otlu ve dikenliydi. Zaten ağacın kendisi de dikenliydi. Birisinin gölgesine ikimiz sığmayacağımızdan her birimiz birinin dibine gidip oturuyorduk. 10 dakika kadar durup biraz kendimize geldiğimizde tekrar kalkıyorduk.Çünkü zamanla yarışıyorduk. Bu arada bir yandan da küçük yani ince hortumu da açmıştık. İki su kabından İki hortumdan İki yerden İkimiz sulamaya devam ediyorduk. Arazi komşum etrafı kolaçan edip, sulama düzenini oluşturduktan sonra gitmişti. Bir baktık ki, elinde 1 litrelik su şişesiyle geliyordu. Bizim yanımızda yeteri kadar su vardı. Ancak bir saat içinde ılık, İki saat içinde sıcak oluyordu. Komşumuz buzdolabından su getirmişti. Onun bu dağlık yerde evinin olması bizim için büyük şans olmuştu. Köyümüz Gaziantep’in 45 kilometre kuzeyinde yer almaktadır. Kahramanmaraş ili Pazarcık ilçesine sınır köyüdür. Pazarcık’ın 27 km. güneydoğusundadır. Gaziantep’in Yavuzeli ilçesinin 13 km. batısındadır. Ovalığın bitip dağlığın başladığı geçiş yerindedir. Dört yol ağzındadır.Derelik, vadilik, kayalık, bazalt kara taşlık ve düzlük her coğrafi şekil var köyümüzde. Adı ; Karayusuflu’dur. Köyü kuran oba beyinin adını almışmış. Biz de o soydan geliyormuşuz. Onun için köyümüze ve arazilerimize sahip çıkmayı kendimize daha doğrusu atalarımıza borç biliyorduk. Fakat son zamanlarda arazilerini satanlar olması bizi üzmektedir. Bazı köylüler kim olduğunu bilmedikleri yabancılara satmışlar. Onlara çok kızmıştım ve yanlış yaptıklarını söylemiştim. Onlar da bana gücenmişlerdi. Şimdilerde sadece selamlaşıyoruz. Bizim tarla da köyün 2.5 km güneyinde yer almaktadır. Benim çocukluğumun geçtiği Çoban Galası dediğimiz yerdedir.Bu gala ak taşlardan yapılmıştı. Alta tarafı İki metre çapında, üste doğru gittikçe daralan silindir şeklindeydi. Çobanlar bu galanın üstüne çıkar sürüyü seyrederlerdi. Çocukluğumda ben de çok çıkmıştım. Şimdilerde o gala epeyce dağılmış. Bizim ağzımızla uçurmuşlar yani yıkmışlar. Fakat yeri belli. Tarlanın zemininin çoğu yeri köklü ak ve sağlam kayalardan oluşmaktadır. Metrelerce derinliklere kadar inen ve Onlar’ca metre genişliğinde tek parça kayalık olan yerler çok bu arazide. Dünya’da depreme en dayanıklı zemindir. Zaten ben de emekli olunca oraya bir kaya üstüne dağ evi /bağ evi yaptıracağım. Bitki örtüsü meşegillerden palamut (pelit), mazı, zindiyan, acı payam (yabani badem), yaban kirazı,yaban hayırı (dağ inciri), alıç,menengiç,fıstık vb. den oluşmaktadır. Bizim köylüler çok iyi aşıcıdırlar. Acı payama, erik, armut vb. aşılayarak evcilleştirmektirler. Menegiçi aşılayıp fıstık yapmaktayız. Ben de yarma aşısını bilirim. Lise ve yükseköğretim zamanlarımda aşı yapardım. Fena da tutmazdı. Bizim oraların fıstığı küçük, yağlı ve çok lezzetlidir. Çevre köyler içinde bizim köy fıstıkçı köy olarak bilinir. Yukarıdaki su kabında su tükenmişti. Aşağıdakinde ise biraz azalmıştı. Ahmet bey bize hadi gelin diye seslendi. Biz de hortumları su kaplarına ayrı ayrı takarak ayrıldık. Tarlaya köyden batıdan arazi yolundan gelince sağda büyük bir fıstık ağacı vardır. Gölgesi de iyidir. Ancak bazı yerleri alaca gölgedir yani Güneş ışığı geçmektdir. Orhan ağabey oraları dal ile basırınca çok güzel gölgesi oldu. Altı sürülmüş güzel topraktır. Oraya toprağın üzerine oturuyoruz. Hemen yanına toprak üstüne taşlardan bir ocak yaptık. Ateş kaydık. Etrafta kuru odun çoktur. Çabuk köz oldu. Közlerin içine patates, domates, yeşil biber ve soğan attık. Bu arada biz onların pişmesini beklerken közün bir kenarına da çaydanlığı koyduk. Közlemeler pişince çıkardık, soyduk hazırladık. Her birimiz yarımşar somun aldık. İkiye yardık. İçine közlemelerden doldurduk. Gaziantepli olduğumuz için doğal olarak dürüm yaptık. Dürümün sıcak kara toprağa akıtarak yedik. Bir güzel karnımızı doyurduktan sonra közde yaptığımız çayı içtik. Öğle sıcağı basınca da kendimizden geçtik. Her birimiz olduğumuz yere devrildik. Biraz uyukladık. Yarım saat sonra kendimize geldik. Fakat yerimizden doğrulamadık. Bir yarım saat daha geçince kendimizi iyi hissettik ve kalktık.

Fidanların yanına giderek işe koyulduk. Saat 14.00 sularıydı. Yaklaşık Üç saatlik süremiz vardı. Zamanı çok iyi kullanmamız gerekiyordu. Orhan ağabey kısa sürede fidanların dibini açmayı tamamladı ve bana yardıma geldi. O kalın hortumla sulama yaparken ben de ince hortumla sulama yapıyordum. İnce hortum ile önce iki kovayı dolduruyordum. Hortumu mevcut fidanın dibine bırakıyordum. Ben de hortumun yetişmeyeceği yerlerdeki fidanların dibine elimdeki kovadaki suyu döküp geri dönüyordum. Ben gelinceye kadar mevcut fidanın dibi göllenmiş oluyordu. Hortumu diğer fidanın dibine götürüyordum. Orada aynı işlemi yapıyordum. Böylece aynı anda iki fidan sulamaya çalışıyordum. Bu şekilde az zamanda çok fidan sulamaya sağlamaya çalışıyorduk. Hatta üç fidan suluyorduk. Kalın hortumun yetişeceği fidanlar bitince Orhan ağabey de benim gibi yapmaya başladı. Saate baktım 16.50 idi. Orhan ağabeye sordum. Su ne zaman kesilir. Bana saat 5’te (yani 17.00) diye yanıt verdi. Sulanmadık İki zeytin kaldı, acele etmemiz gerek dedim. Sulama bitti ve Bir dakika geçmeden su kesildi. Zaman ayarlamamız ve işi bitirmemiz müthişti. Biraz nefeslenelim dedik. Kendimize geldikten sonra kalktık. Ben hızlı bir şekilde zeytinlerin dibini toprakla kapatmaya başladım. Ertesi gün ıslak yere Güneş vurduğunda toprağı çatlatırdı. Toprak sertleşirdi. Sulama yarar yerine zarar verirdi. Yani sulanan yerin Güneş görmemesi gerekiyordu. Bu nedenle fidan köklerine kenardaki topraklardan atılması yani kapatılması gerekiyordu. Bir saat içinde taprak atma işini de bitirmiştik. Sıcağın etkisi gitmişti. Çünkü Güneş devrilmişti.Dağın gölgesi tarlayı kaplamıştı. Fakat biz çok yorulmuştu. Köye yürüyerek ulaşacak dermanımız kalmamıştı. Sağ olsun arazi komşumuz Ahmet bey bizi arabasıyla köye bıraktı. Sulamanın üzerinden İki gün geçtikten sonra fidanların dibinin kazmalanması gerekiyordu.

5 Temmuz 2025 Cumartesi ; Araban ilçesi Hasanoğlu köyünde Çepni Boyu Federasyonu yeri açılışına katıldık. Beni ev sahibi Güneydoğu sorumlusu Mesut Altunbaş ve Çepni Boyu Fed. Genel Başkanı Harun Özdemir davet etmişlerdi. Yanımda teyze oğlu Hasan Reşit Kaliz ve onun amca oğlu Vedat Kaliz beyler varlardı. Yavuzeli’ne uğrayıp Cumhur Taşdemir’i de aldık. İkindiye kadar oradaydık. Geri döndük Yavuzel’inde Cumhur beyi evine bıraktık ve biz yolumuza devam ettik. Ballık - Kastel köyleri arasında Böğürtlen denilen yerde tarlasında İsmail Aytekin’i ziyaret ettik. Oradan bizim köye geçtik. Arazi komşum Ahmet Görücü’nün fıstık tarlasına gittik. Yeğenim İlker Barış Çağlar ve büyük oğlu Aykut’ta geldiler.

9 Temmuz 2025 Çarşamba ; Tilki Kayası’nda fidanları 2.kez suluyoruz. Sabah tarlada toplandık. Orhan ağabey ve oğlu Eyüp’te vardı. Eyüp, köyde babasıyla birlikte yaşamaktaydı. Sakin yapılı, kimseyle didişmeyen, kimseye kötülüğü dokunmayan, amca ve dayılarına saygılı davranan bir yapıya sahipti. Elinden çay ve yemek yapmak gelirdi. Onun işi bize çay yapmak ve öğle saati geldiğinde yemek hazırlamaktı. Bu işleri güzel yapıyordu. Saat 07.00’de Güneş panelleri ışık alıp enerji üretmeye başladığı için su da akmaya başladı. Aradan bir hafta geçmesine rağmen fidanlar hiç sulanmamış gibi dipleri kuruydu. Toprak çok su çekiyordu.

12 Temmuz 2025 Cumartesi ; Biz Kuvvacı arkadaşlarla her yıl Gaziantep’te olanlarla, Gaziantep’e göre il dışı ve Türkiye’ye göre yurtdışından yaz döneminde gelenlerle yıllardır düzenli olarak bir araya geliriz. Burç Göleti çevresinde toplanırdık. Bu yıl da Kavaklık’ta toplanmaya karar verdik. Kavaklık Ayıntap’ın çok bilinen ve ili ikiye bölen Alleben Deresi’nin iki yanında yer almaktadır. İlin tam ortasında ince uzun yeşillik bir alandır. Uzun kavak, söğüt ve sakız ağaçları bulunmaktadır. 20 kişi olduk. İmece usulü hazırlık yaptık. Tava hazırlattık. Gece yarısına kadar oturduk ve dağıldık.

13 Temmuz 2025 Pazar günü ikindi Silifke Öğretmenevine ulaştım. Etkinliği sordum burada değilmiş. Akşam Taşucu Öğretmenevine geçtim. Odama çantalarımı yerleştirdim. Çay içmek için aşağıya indim. Akdeniz’in akşam dalgaları oturduğumuz mekanın altındaki kayalıklara çarpıp geri dönüyordu. Çünkü kıyıdan içeri doğru suyun içine demir dikmeler koymuşlar, üzerine de kahve–çay bölümü yapmışlardı. Ertesi sabah görevimiz başladı. ABİDE (Akademik Becerileri İnceleme ve Değerlendirme) görevi vermişlerdi. 18 Temmuz 2025 Cuma günü öğle yemeğinden sonra Taşucu’ndan ayrıldım. Silifke içinde biraz gezdim, Silifke Kalesi’ne çıktım. Mersin, Adana ve Osmaniye illerini dolaşarak Gaziantep’e ulaştım.

22 Temmuz 2025 Salı ; Suladığımız zeytin fidanlarını inceledim. 20 gün önce canına yetiştiğimiz zeytinlerin sararması durmuş, görüntü biraz yeşile kaymıştı. Bu durum beni çok sevindirdi. Sadece 2-3 tanesinin durumu iç açıcı değildi. Dikkatlice takip ediyordum. İncirler de öyleydi. İki dut fidanına ayrı önem veriyordum. Çünkü dağın bu bölgesinde hiç dut ağacı yoktu. İlk yetiştiren ben olmak istiyordum.

25 Temmuz 2025 Cuma ; günü Kuyubaşı adlı tarladayım. Bu tarlanın diğer adı Çağşek’tir. Köyden 150 metre kadar batıda içinde zeytin ve sakız (fıstık fidanı) dikili tarladır. Atamdan anama, anamdan bana kalan bu tarlaya 2016 yılından beri belli aralıklarla dikim yapıyoruz. İki yıldır sakız fidanlarına fıstık aşısı yapıyoruz. Ben de Mayıs – Haziran aylarında yapılmış aşıların ne oranda tuttuğuna ve etrafındaki fazladan çıkan filizlere bakıyorum. Aşının ( kalemin) gücünü paylaştığı için onları elimle koparıyorum. Biraz kalınlaşmış olanları da bağ makası ile kesiyorum. Öğle olunca Cuma namazına gideyim dedim. Camide imam yoktu. Camide kimse de yoktu. Meğer köylüler biliyorlarmış. Dağ köyünden Gemrik’ten bir yakınım da (Süleymen Çapar) Cuma namazına gelmişti. Onun traktörüyle başka komşu köylerden Aşağı Tandırcık’a gittik.Bu köy anamın babasının köyüdür. Hepsi ondan töremiştir. Ucu ucuna yetiştik. Namaz sonrası cami bahçesinde aşure yedik. Yakınlarımızla biraz süre sohbet ettik ve köyümüze döndük. Ben biraz dinlendikten sora tarlaya tekrar gittim. Gün boyunca tarlada çalıştım. İşi bitiremedim.

Akşam olunca değişiklik olsun diye tarlada kaldım. Biraz eğimli ve köye yakın olduğu için sokak lambalarının ışıkları bulunduğum yeri yarı aydınlık yapıyordu. Zaten bir süre sonra da Ay görünmüştü. Tarlanın ortasında, çalılık ve otluk bölgeye uzak bir zeminde toprağı ayaklarımla düzelttim. Bir tane taş buldum. Onun üstüne iki ayakkabımı koyup yastık yaptım. Üstüme de ince çarşaf gibi bir bez aldım. Öylece yattım. Bizim oralarda güvenlik sorunu olmazdı, köye yakın olduğu için yabani hayvanlar pek gelmezdi. Ancak yine de tedirgin yattım. Geceleyin iki üç kez uyanıp, oturdum ve etrafı iyice inceledim. Sabah hava aydınlanınca biraz rahat yatmıştım. Fakat bu da çok sürmedi. Çünkü bir süre sonra Güneş üstüme doğdu. Zaten temiz havada uykumu almıştım. Ayrıca uykucu değilim ben. Kalktım dağdanı ağacının dibine oturdum. Bu ağaç, dibinde benim çocukluğumun geçtiği ağaçtır.

1 Ağustos 2025 Cuma ; 2014 yılında korunması gereken tarihi eserler listesine aldırmış olduğum Hacı Ömer Suluğu’nın imardan dolayı tehlikede olduğunu öğrenince, fiziksel olarak korunması için Şehitkamil belediyesine dilekçe verdim. Ömer Ağa hacca giderken bu suluğu kervan yolu üzerine hayır olsun diye yaptırmış Haccını yapıp gelince Hacı adını da almış ve Hacı Ömer Ağa denilmiş. Benim babamın dedesinin dedesidir. Onun torunu olarak eserine sahip çıkmak görevimdir.

2 Ağustos 2025 Cumartesi günüydü. Fidanları 3.kez suluyoruz. Bu sefer yanımızda Orhan ağabey yanında oğlu (yeğenim) Eyüp’te vardı. O bize semaverde közde çay yapacaktı ve öğle yemeği hazırlayacaktı. Ateşe közleme de atacaktı. Sadece büyük hortuma çalı veya kaya atlatırken yardım istiyordum. Gelip yardım edip geri gidiyordu. Büyük fıstık ağacının dibini mesken tutmuştu. Hemen kenarındaki ocağa ateş yakmıştı. O işini yapadursun biz de sulamaya devam ediyorduk. Bu gün hava yine çok sıcaktı. Saatte bir acı payamların dibine gidip çömeliyordum. Kafamı dalın gölgesinde tutuyordum. Bazen bir kertenkele yavrusu bacağıma sürtünerek kaçıp gidiyordu, bazen çekirge üstüme sıçrıyordu. Ben yılan olmadığına şükrediyordum. Bu arada boş durmuyordum. Çok küçük olsa da kurumuş acı payamları dalından koparıyor taşla kırıp küçüçük içini ağzıma atıyordum. Bu sefer de susuyordum. Hemen su içiyordum. Rençberliğin ne kadar zor olduğunu bir kere daha hissediyordum. Bu arada köylülerden bizim dağda olduğumuzu ve yerimizi öğrenip bizi ziyarete gelenlerle toprak üstüne oturup çayımızı içtik. Ben ayakkabılarımı çıkardım sürgün toprağın içine yalın ayaklarımı gömdüm. Vücutumun gerilimini iyice toprakladım. Yani elektronları toprağa aktardım. Sinir yükümü yere boşalttım. Biraz rahatladım. Ağacın dibine toprağın üstüne serildim yattım. Arkadaşlardan hoş görmelerini istedim. İstanbul’da bu imkanı bulamadığı söyledim. Onlar da güldüler bana. Hiç aldırmadım. Ben toprağın tadını çıkarmaya çalıştım. Neredeyse bir at gibi belendim. Sağım solum toprak, ot doldu. Böylece yine öğle oldu. Közlemeler de iyice soldu. Yedik, doyduk. İşe koyulduk. Zar zor olsa da ikindi zamanı sular kesilmeden sulama işini bitirdik. Zamanı yine iyi değerlendirdik. İki gün sonra kazmalanması gerekiyordu. Bizim ilde, bizim köyde yazları yaşantımız böyle sürüp gidiyordu. Ülkemin bazı yerlerinde bitkiler çok olay yetişirken, bizim bölgemizde bir fidanı toprağa diktiğimizde canlı kalması için verdiğimiz mücadele böyle olmaktadır. Ben bu yaz tatilimde, mesleki çalışmalarla, sivil toplum kuruluşları etkinlikleriyle, fidan yetiştirmek için verdiğim çabalarla zamanımı çok iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum.

NAFİ ÇAĞLAR
SAL Fizik Başöğretmeni
(Uzay Bilimleri Uzman Öğretmeni)




YAZ TATİLİNDE DRON YARIŞI

Okulun son zili çaldıgında sınıfta tam bir kaos vardı. Arkadaşlar birbirine su fırlatıyor, bagırıyor ve kahkahalar
atıyordu. Ben, Yigit Efe, arka sırada çantamı toplarken hem heyecanlı hem de biraz buruk hissediyordum. Çunku yaz
tatili demek benim için hem eglence hem de mahalledeki arkadaşlarla macera demekti. Annem ve babamı kuçuk
yaşta kaybetmiştim; bu yuzden her yaz tatilimi anneannem ve teyzemle geçirirdim. Mahallemiz oldukça guzeldi;
bakkal, manav ve marketçi herkes bizi tanır ve severdi. Bu yaz ise çok ozel bir heyecan vardı: mahallede bir dron
yarışı duzenlenecekti.Ertesi sabah, anneannem ve teyzemle birlikte gune başladık. Hava mis gibiydi; kuşlar
cıvıldıyor, guneş ışıkları agaçların arasından suzuluyordu. Bahçeye adım attıgımda anneannem elinde merdane ile
karşıladı beni, teyzem de telefonu ile hazırlıklarımızı kayda alıyordu. “Ayy Efe, boyun uzamış!” dedi anneannem.
Teyzem gulerek, “Bu yaz sana teknoloji koşesi kuracagız,” dedi. Guluştuk.O sırada Bilge ve Bilgin koşarak geldiler:
“Yigittt! Merhaba!” diye bagırdılar. “Ali nerede?” dedim. “O da birazdan gelir,” dediler. Ali gelene kadar, Bilge ve
Bilgin bana yeni dron motorlarını gosterdiler. “Bunlarla havada akrobatik hareketler yapabiliriz,” dedi Bilge gururla.
Ben de heyecanla izledim, “Tamam, o zaman denemelere başlayalım!” dedim.Ali geldiginde hepimiz bahçede
toplandık. Ali’nin yuzunde her zaman oldugu gibi komik bir gulumseme vardı ve elinde bir suru renkli bant ve mini
pervane getirmişti. “Hazır mıyız çocuklar?” diye sordu. Elif o sırada mahallenin diger ucundan geliyordu. Ailesiyle
yaz tatili için mahallemize taşınmıştı. “Merhaba, ben Elif!” dedi. Ilk başta biraz utangaçtı ama kısa surede aramıza
karıştı.Dron yarışına hazırlıklar gunlerce surdu. Bahçemizi adeta bir atolye haline getirdik. Bilge plan çizdi, Bilgin
motorları soktu ve kabloları kontrol etti, Ali malzemeleri getirdi, Elif tasarım ve suslemeyi ustlendi, ben de motor ve
denge ayarlarını yapıyordum. Bir gun Bilgin kabloları ters bagladı ve kuçuk bir kıvılcım çıktı. Hepimiz panikledik
ama kısa surede gulduk. Ali, “Korkmayın, biz bir ekibiz!” dedi. Komik bir şekilde dronun duşmesini izlerken hepimiz
kahkahalar atıyorduk.Gunler geçtikçe hazırlıklar ilerledi. Her sabah kahvaltıdan sonra bahçeye koşuyor, akşama
kadar dronlarla ugraşıyorduk. Bir yandan birbirimize takılıyor, bir yandan ciddi bir şekilde yarış için çalışıyorduk.
Mahalledeki herkes bizi izliyor, “Yigit Efe, Ali, Bilge ve Bilgin yine iş başında,” diyordu. Elif de yanımıza gelerek
dronları deniyor, “Bunu deneyeyim mi?” diyordu. Hepimiz birbirimize guluyor, komik kazalar yapıyorduk.Bir gun
Ali dron motorunu ters bagladı ve dron bahçenin bir ucundan diger ucuna uçarak çitin uzerine kondu. Hepimiz
kahkaha attık, ama dron zarar gormemişti. Bir sabah hepimiz mahallede yeni bir maceraya atılmaya karar verdik.
Dron yarışını biraz daha heyecanlı yapmak için engelli bir parkur kurduk. Agaçlar arasından geçecek, kuçuk
çukurlardan sıçrayacak ve bitiş çizgisine ulaşacaktı.Bilge ve Bilgin engelleri kurarken Ali yanlışlıkla komşunun
bahçesine dron fırlattı. Komşu amca bagırdı: “Bu da ne şimdi?” Biz ise gulmekten yerlere yattık. Elif dronları
toplamak için koştu, ben de ona yardım ettim. Bu sırada mahalledeki diger çocuklar da bize katıldı ve hep birlikte
parkuru test ettik.Bir başka gun Ali’nin aklına çılgın bir fikir geldi: dronları sabahın erken saatlerinde gizlice
mahallede uçurmak! Hepimiz kabul ettik ama işler bekledigimiz gibi gitmedi. Dronlardan biri çamaşır ipine takıldı,
bir digeri çatıya çarptı, Bilge ve Bilgin birbirine çarpınca yere duştu. O kadar çok gulduk ki, mahalleli bile bizi
izlerken kahkahalara boguldu.Bir gun dronları dere kenarında uçurmak istedik. Ancak Bilgin yanlışlıkla dronu suya
duşurdu! Ali hemen suya atladı, ben de ona yardım ettim. Elif ve Bilge kenardan bagırıyor, “Çabuk yakala!” diye
sesleniyordu. Sonunda dronu kurtardık; ıslak ama mutlu bir şekilde eve donduk. Mahalleli bizi gorunce hep birlikte
alkışladı.Sonunda buyuk gun geldi. Mahallede herkes toplandı. Çocuklar ve aileleri, komşular, marketçiler,
bakkalcılar ve manavlar hepsi yarış alanını doldurdu. Muhtar Kemal Amca megafonla bagırdı: “Hazır olun! Buyuk
dron yarışı başlıyor!”Hepimiz sıraya geçtik. Kalbim deli gibi atıyordu. “Uç, iki, bir . başla!” Pervaneler donmeye
başladı. Dronlar gokyuzune fırladı. Bizim dron hafif sallandı ama Elif’in yonlendirmesiyle dengeye geldi. Ali’nin
dronu çok hızlı çıktı ama agaca çarptı. Bilge’nin dronu donup durdu, Bilgin ise yanlış dugmeye basınca kendi
etrafında dondu. Yarış boyunca hem ciddi hem komik olaylar oldu. Sonunda muhtar bagırdı: “KAZANAN BELLI!
Yigit Efe ve arkadaşlarının Kartal dronu!”Herkes alkışladı. Anneannem sevinçle, “Benim torunum işte!” diye bagırdı.
Teyzem videoya çekiyordu. Ali bize sarıldı: “Bu sefer siz kazandınız ama seneye goreceksiniz!” dedi. Guluştuk.
Akşam bahçede hep birlikte yemek yedik. Anneannem kirazlı kek yapmış, teyzem limonata getirmişti.O gece herkes
dagıldıktan sonra dronu son kez uçurdum. Gokyuzune dogru suzulurken içimi tarifsiz bir mutluluk kapladı. Bu yaz
tatili boyunca her gunumuz farklı bir kahkaha ve surprizle doluydu. Anneannem ve teyzemle geçirdigim sabahlar,
kekler, limonatalar… Hepsi ayrı bir huzur kaynagıydı.Mahallede arkadaşlarımla top oynamak, bisiklete binmek ve
dronlarla denemeler yapmak bana hem ozguven hem de sorumluluk kazandırmıştı. Bilge ve Bilgin’in şakaları,
Ali’nin komik kazaları ve Elif’in sabırlı yonlendirmeleri bana ekip olmanın onemini gosterdi. Bu yaz tatili bana
sabrı, dayanışmayı ve paylaşmanın degerini ogretti.Gece gokyuzundeki dron ışıgını izlerken içimden “Ne kadar da
guzel geçti bu yaz,” dedim. Bir gun buyuyup başka yerlere gitsem bile bu mahalleyi, o yarış alanını, teyzemin
limonatasını, anneannemin kahkahasını ve arkadaşlarımı hep hatırlayacagım. Çunku bazen bir yaz tatili, insanın
çocuklugunun en parlak yıldızıdır.
Yazan: Nisa ARSLAN





BAVULSUZ YOLCULUK

20 Haziran, son kez İstiklal Marşı’nı okuduk ve dağıldık. Kiminiz bavulunu hazırlamaya gitti, kiminiz denizin yolunu tuttu. Benimse bavulum hiç toplanmadı. Aslında bir bavulum bile yok. Çünkü gidecek bir yerim yoktu.
Hayatım boyunca annesi çalışan, annesi çalıştığı için evde ona yardım eden, kardeşiyle ilgilenen bir kız oldum. Yanlış anlaşılmasın, bundan çekinmiyorum. Napalım, bazılarımıza yolculuk düşüyor, bazılarımıza sorumluluk.
Genelde hep evde kalmayı tercih ederim. Bir sürü film izlerim, şarkı dinlerim… Hatta aramızda kalsın, bazen kendi kendime dans eder, konserler bile veririm. Sıkılmam yani evde.
Ama dışarıda o kadar çok gezilecek, görülecek yer; tanışılacak insan varken, altı kare ve iki pencereden oluşan bir odada sıkışıp kalmak beni hem üzüyor hem de korkutuyordu. Bir gün yine bunları düşünürken dedim ki:
“Evet, bütün arkadaşlarım tatilde ama onlar yoksa bile kendim varım. Tek başıma da gezip görebilirim.”
Cesaretimi toplayıp anneme sordum:
— Tek başıma çıkabilir miyim?
İyi niyetle söylediğini düşünüyorum ama bana şu cevabı verdi:
— Kız başına ne yapacaksın koca İstanbul’da, saçmalama.
Klasik Türkiye şartları işte… Ama ne vardı ki kız başımda? Hakkımız yok mu sokaklara adım atmaya? İlla erkek mi olmalıydım görmek için denizleri, sahaflara girip başkalarının izini taşıyan kitaplara bakmak için… Ya da en azından, sadece yaşamak için?
Anneme bir şey diyemedim. Başımı önüme eğip odama çekildim. Ama içimde bir şeyler kıpırdıyordu. Yıllardır hep başkalarının gölgesinde yaşamıştım. Okula git-gel, kardeşimle ilgilen, anneme yardım et… Peki ya ben? Ben kimdim? Ne istiyordum?
gece uyuyamadım. Tavana bakıp durdum. İçimdeki ses fısıldıyordu:
“Çıkmalısın. Görmelisin. En azından kendi gözlerinle bir kere.”
Aslında hiç çıkıp görmemiş değildim şehri ama hep üstten, hep herkesin yaptığı gibi… Kadıköy’de vapura binmek, güzel bir mekânda yemek yemek, o kalabalık sokaklarda gezmek… Ama ben bunu istemiyordum. Ben insanların anılarını biriktirdiği o ara sokakları istiyordum. Bir kitapçıya girip rafların arasında kaybolmak, sokakta takı satan teyzenin hikâyesini dinlemek, başkalarının eli değmiş eserleri görmek istiyordum.
Ertesi gün sabah erkenden kalktım. Annem işe gitmişti, kardeşim uyuyordu. Pencereyi açtım; dışarıda martıların sesi vardı. O an bir karar verdim: Bugün dışarı çıkacaktım ama her zamanki gibi değil.
Kardeşimi arkadaşına gönderdim; içim biraz daha rahattı artık. Yanıma küçük bir çanta aldım. İçine sadece kulaklığımı, bir kitap ve biraz para koydum. İlk durağım nereye olacaktı bilmiyordum ama yola çıkmanın kendisi yeterince heyecan vericiydi.
Otobüse bindim, kulaklığımı taktım. Camdan dışarı bakarken hayatın aslında nasıl aktığını fark ettim. İnsanlar koşuşturuyor, dükkânlar açılıyor, yaşlılar bankta oturuyordu. Bu küçük detaylar bile önemliydi benim için. Peki onlar için de öyle miydi? İnsanlar, o koşuşturmalı, zor hayatlarında buna vakit bulabiliyor muydu?
Kafamı otobüsün içine çevirdim. İşe giden insanlar… Hepsi yorgun, uykusuzdu. Bu sesli yolda giderken bir saat bile olsa uyumaya çalışıyorlardı. Suratlarında aynı gerginlik asılıydı. Müziğin sesini yükselterek düşüncelerimi bastırdım ve ben de onlar gibi gözlerimi kapattım. Belki onlar da böyle bastırıyordu düşüncelerini.
Kendimi bir sahafın önünde buldum. Raflarda sararmış kitaplar, eski dergiler vardı. Toz kokusu burnuma doldu. Parmaklarım sayfaları çevirirken, sanki başka hayatların kapılarını aralıyordum.
Ben her zaman insanları merak eden biri oldum. Bu yüzden bir yazarın kitabını okumadan önce onun biyografisini okur, bir kitap alacaksam hep ikinci el tercih ederim; galiba bu şekilde kitaplarla daha iyi bağ kurabiliyorum.
Kendi kendime bunları düşünürken yaşlı bir adam bana baktı ve gülümsedi. Üzerinde kahverengi bir pantolon, bej bir gömlek vardı. Sakalları da, saçları da bembeyazdı. Yüzündeki kırışıklıklara dikkat kesildim. Yaşlıların bu özelliği hep hoşuma gitmiştir; sanki geçen yılların deneyimi tek tek çizik atıvermiş de suratlarına iz bırakmış gibiydi.
— İlk defa mı geliyorsun? dedi.
Kafamı salladım.
— Kitaplar, insanın en iyi yol arkadaşıdır. Onlar sana bavul bile olmadan yolculuk ettirir.
Sözleri içime işledi. Demek ki yalnız değildim, sadece yol arkadaşlarım farklıydı.
Sahaflardan çıktıktan sonra yürümeye devam ettim. Bir anda deniz kokusu burnuma çarptı. Kıyıya doğru yöneldim. Karşımda masmavi bir manzara uzanıyordu. Dalgalar kıyıya vuruyor, martılar sürü halinde toplanmış çığlık atıyordu. O an etraftaki insan kalabalığını onlara benzettim; sürü halinde çığlık atıyorlardı ama sessiz bir çığlıktı onlarınki yüzündeki yorgunluktaydı hepsinin çığlığı.
Bir banka oturdum. Tam kulaklığımı takacakken, yanıma elinde eskimiş bir defter olan genç bir kadın oturdu. dikkatimi çekti şiir gibiydi yüzü duruydu kıyafetleri düzenli saçlarıda bi o kadar güzeldi.Defterin sayfalarını çeviriyor, arada kafasını kaldırıp denize bakıyordu.
Merakla sordum:
— Ne yazıyorsunuz?
Gülümsedi.
— İnsan bazen sadece denizi kâğıda sığdırmaya çalışır, dedi. Ama deniz öyle büyük ki sığmaz, hep taşar. İnsan da öyle değil mi? Hep sığdırmaya çalışır kendini bir yerlere; bazen bir kalbe, bazen bir şehre… ama hep taşar.
Sustu, sonra bana döndü:
— Belki de taşmalı gerçekten. Taşmazsa eğer, gidecek başka bir yeri olduğunu öğrenemezsin.
Sözleri içime işledi. Evet, haklıydı; buraya gelmemin sebebi de taşmamdı zaten.
Belki de gerçek yolculuk, insanın kendine sığamadığını fark ettiği anda başlıyordu.
Kulaklığımı takıp kadına bir kez daha baktım. Defterinin sayfalarına eğilmiş, kalemiyle denizi yakalamaya çalışıyordu. Onu izlerken düşündüm: Dünyada hâlâ böyle derin düşünebilen insanların olması ne kadar güzeldi. Çoğu insan telaşla yürüyüp giderken, o bir bankta oturup denizi kâğıda taşırıyordu. Belki de bu yüzden değerliydi; çünkü herkesin sırf story atmak için gelip gördüğü bir manzarayı, o kelimelere dönüştürüyordu.
Yanımda böyle bir insanın varlığı bana umut verdi. Belki de biz, birbirini hiç tanımayan ama aynı dalganın kıyısında duran yolculuk arkadaşıydık. Onun defterine düşen kelimelerle, benim zihnimde büyüyen düşünceler aynı denize akıyordu. Ve bu düşünce bana gösterdi ki, insan yalnız hissetse bile aslında asla tek başına değildi.
Gün boyu yürüdüm, yeni sokaklar gördüm, yeni tatlar denedim. Yorulmuştum ama içimde tarifsiz bir huzur vardı. Eve döndüğümde kapının önünde ayakkabılarımı çıkarırken, içeriden annemin sesi geldi:
— Geldin mi? Nerelerdeydin sen bütün gün?
Bir an duraksadım. İçimde koca bir günün bütün sahneleri dolaştı: sahafın toz kokusu, denizin mavisi, yabancı bir kadının sözleri, kendi içime sığmayışım… Yalan söylemek istemedim. Yutkundum, sonra gülümsedim.
— Ben… biraz yürüdüm anne, dedim. Şehri gördüm, insanları gördüm. Sanırım kendimi de gördüm.
Annem bana baktı, önce kaşlarını çattı sanki kızacakmış gibi… Sonra yüzünde hafif bir yumuşama oldu.
— Kendini görmek mi? dedi hafif alayla ama merak da ediyordu.
— Evet, dedim. Bugün sadece İstanbul’un değil, kendi aklımın sokaklarında da yürüdüm. Her adımda kendimi keşfettim. Bugün bir kez de olsa kendim için bir şeyler yapmak istedim.
Bir süre sustu. Sonra iç çekti, sandalyesine oturdu.
— Bilmezsin… dedi. İnsan anne olunca korkuyor işte. Kızım tek başına dışarıda olunca başına bir şey gelir mi diye… Ama kızmadım, sevindim. Farklı görünüyorsun; iyi bir farklılık.
İçimde bir sıcaklık yayıldı. O gün anladım ki bavulum yoktu belki ama yolculuğum vardı. Ve bu yolculuk başka şehirlerde değil, önce kendi içimde başlıyordu. İnsan bazen kendine sığmamaya başlayınca anlıyordu zaten: Asıl seyahat, insanın kendi kalbine attığı ilk adımdı.
Ne demiş H.D. Thoreau “Ancak kaybolduğumuzda kendimizi aramaya başlarız”

10/H 702 Kader Hasret EĞİLMEZ




Yahya FETA
2011 yılında İstanbul’da doğdu. Memleketi Kastamonu/İnebolu’dur. 2021 yılında Kaya Sebati ilkokulunu 2024 yılında Kartaltepe ortaokulunu bitirdi. 2025 yılı Eylül ayında Sefaköy Anadolu lisesine kayıt yaptırdı. Özel zevkleri arasında Basketbol vardır. Basketbol oyuncusudur. Okulunda hocalarını ve arkadaşlarını sevmektedir


SAATÇİ İHSAN’IN DÜKKANI

Bizim okulun hemen aşağısındaki dar sokakta küçük bir dükkân var, "Saatçi İhsan". Kepenkleri falan iyice eskimiş, boyası dökülüyor. Zaten dükkân da o kadar küçük ki sokağın kuytusunda kalmış, dikkatli bakmazsanız fark etmezsiniz bile. İçeri girdiğimde burnuma ağır bir yağ ve toz kokusu geldi. Her yer saat dolu; raflarda, duvarda, masanın üstünde... Hepsi birden tıkırdıyor. Bir süre sonra hangi saatin sesini duyduğunuzu bile karıştırıyorsunuz, sesler birbirine giriyor.
İhsan Usta pek konuşkan biri değil, kendi dünyasında gibi. Ben dükkâna girince gözündeki o kalın büyütecin üzerinden bana şöyle bir baktı, sonra hemen elindeki saate geri döndü. Masası bayağı dağınıktı; minicik vidalar, yaylar, tornavidalar... Kenarda da eski, sararmış gazeteler duruyordu. Usta o karmaşanın içinde aradığı küçücük bir parçayı hemen eliyle koymuş gibi buluyor. Ben baksam hayatta bulamam, hayret ettim doğrusu.
Önünde gümüş kapaklı, eski bir köstekli saat vardı. Kapağını açınca bir şeyler mırıldandı ama ne dediğini tam anlamadım. Saatin içindeki o minicik çarklar durmuştu, öylece kilitli duruyordu her şey. "Zemberek boşalmış," dedi sadece.
Cımbızıyla o kadar ince hareketler yapıyordu ki, sanki saati incitmekten korkuyor gibiydi. Bir süre hiç konuşmadan onu izledim.
O sırada dışarıdan bizim okulun sesi geliyordu, sanırım teneffüs saatiydi. Dışarısı öyle kalabalık ve gürültülüyken dükkânın içi çok garip bir şekilde sessiz kalıyor. Usta sonunda o bozuk saati tamir etti, kurma kolunu birkaç kez çevirdi. O "çıt çıt" sesinden sonra saat birden çalışmaya başladı. O kadar saatin içinde o sesin gelmesi insanın hoşuna gidiyor.
Dükkândan çıkarken İhsan Usta yine masasına eğilmişti bile. Sokakta yürürken o saatlerin tıkırtısı hâlâ kulağımdaydı.

Yahya FETA 9/E 1562





DERSHANE SERÜVENİ

Dershanede sekizinci sınıfa geçtiğim o ilk günü unutamıyorum. İçimde adeta hem korku, hem heyecan hem de tarif edilemez bir mutluluk vardı. Arkadaşlarımın ve öğretmenlerimin birçoğunu zaten tanıyordum; fakat buranın benim için bir eğitim kurumundan ziyade, sıcak bir aile ortamına dönüşeceğini tahmin edemezdim.
İlk dönemlerde sınav çalışma düzenimiz henüz tam oturmamıştı. Ancak zamanla test kitapları, denemeler ve soru çözüm saatleri derken kendimizi bu disiplinin içinde buluverdik. Rehberliğimizi yapan matematik öğretmenimiz Nezar Hoca, disiplini ve eğlenceli kişiliğiyle bizlere harika bir yol gösterici oluyordu. Aynı şekilde Diyar Hocam da açık sözlülüğü, kişiliği ve fikirleriyle büyük motivasyon kaynağımızdı.
Zaman geçtikçe bu tempoya alıştık ama bazı çocukça düzensizliklerimiz nedeniyle Nezar Hoca ile sorunlar yaşadığımız da oluyordu. Örneğin, bir gün langırt oynamayı arkadaşlarla iyice abarttığımız için bize langırtı yasaklamıştı. Hiç unutamadığım bir diğer anımız ise Duru, Talha ve benim soru çözüm saatindeki hareketlerimizden dolayı bir alt seviye sınıfa düşürülmemizdi.
Biz bu tatlı anıları biriktirirken zaman da yerinde durmuyordu; sınav günü hızla yaklaşıyordu. Dershanenin en eski öğrencisi olduğum için hocalarım bana ekstra güveniyordu. Hatta bir dönem dershaneyi sabahları benim açtığım, hocalarımın işlerine yardım ettiğim bile oluyordu. Bir gün Salih ve Mert ile beraber deneme optiklerini yayınevine bırakmaya gidişimiz hala dün gibi aklımdadır.
Nihayet beklenen gün gelip çatmıştı. Sınavdan bir hafta önce sınıfça mangala gidip stres atmış, sınavdan bir gün önce ise dershanede toplanıp vakit geçirmiştik. O akşam görüntülü konuşarak birbirimize moral verdikten sonra sınava girdik. Ancak sınavda, beklediğimizden çok daha zor sorularla karşılaştık. Sınavdan çıktığımızda yine dershanede buluşup soruları tartıştık ama artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Sonuçlar açıklandığında büyük bir sürprizle karşılaştık. Ben de dahil olmak üzere dershanenin en iddialı öğrencileri beklediği sonucu alamazken, aramızda en çok stres yapan ve korkan arkadaşlarımız kazanmıştı. Dershane serüvenimiz o gün orada sona erdi. Bugün hâlâ hocalarımla abi kardeş, arkadaşlarımla ise kardeş gibiyimdir; ancak o günlerdeki o eşsiz anıları tekrar yaşayabilir miyim, ondan emin değilim. Yine de Nezar Hocamın dediği gibi: “Bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin.”
Mehmet Enes KILIÇ
1695 9/F





Ahmet DOĞAN

2011 yılında İstanbul’da doğdu.
Memleketi Sivas’tır(İstanbul/Küçükçekmece).
2021 yılında Dr. İffet ilkokulunu, 2025 yılında Söğütlüçeşme ortaokulunu bitirdi.
2025 yılı Eylül ayında Sefaköy Anadolu lisesine kayıt yaptırdı.
Özel zevkleri arasında el işi yapmak, oyun oynamak, film izlemek ve dışarı çıkmak vardır. Call Of Duty adlı oyun serisinin oyuncusudur.


YENİ BİLGİSAYAR ANISI

24 Şubat 2024. Ben o zamanlar 13 yaşındaydım. O gün Cumartesi günüydü. O gün olacaklardan habersiz uyanmıştım. Uyandığımda yaptığım şeyleri yaptım, yemeğimi yedim, telefonumla oynadım vs. babam bir yere gideceğini söyleyip gitti. Bana beklememi söylediği için yatağımda uzanıp beklemeye başladım.

Babamı beklerken aklıma eski bilgisayarım geldi. 2008-2009 arası alınmıştı, bilgisayar benden yaşlıydı yani, baya külüstür bir bilgisayardı. O zamanlarda da bilgisayar başında çok vakit geçirmiyordum. Bazen canım sıkıldığında, film izlemek istediğimde veya bir ödevim olacaksa bilgisayardan yapıyordum. Bilgisayarımda çok fazla oyun yoktu, zaten kaldırmıyordu 2 ram ve Intel Pentium işlemciyle nereye kadar? Ekran kartı bile yoktu. Doğru düzgün bir tek Roblox kaldırıyordu. 2022-2023 arasında bilgisayarım çalışmayı bıraktı. Açmaya çalışınca tuhaf sesler geliyordu. 2023’ün sonlarında babamın arkadaşı gelip baktığında ana kartının yandığını söyledi. O zamanlarda da babam bana laptop bakıyordu. Babamın arkadaşı bir laptop önermişti ama şahsen ben beğenmemiştim.

Ben bunları düşünürken babam eve gelmişti. Giriş ziline basıp daire kapısının önünde beklemeye başladım. Babamın eve 2 tane kocaman, üstünde Monster yazan poşetlerle içeri girdiğini görünce şok oldum. Evet, babam arkadaşının önerdiği laptop yerine Monster firmasının bir oyuncu laptopunu almıştı. O an sevinçten havalara uçmuştum. Uzun bir süre sonra bilgisayarım olmuştu hem de oyuncu bilgisayarı. Yanında Monster firmasına ait 1 tane çanta, ki hala kullanıyorum, 1 tane kulaklık, 1 tane mouse ve ekran temizleme spreyi ile mikrofiber bez almıştı. Bilgisayarı alır almaz direk masama dizdim, bilgisayarı açtım, oturumlarımı açtım, programlarımı yükledim, oyunlarımı yükledim vs. baya bir şey yaptım. O an o hayatımın en mutlu anlarımdan biriydi. Bilgisayarım zaman içerisinde birçok şey yaşadı. Aldığım ilk günden neredeyse bozuyordum, 1-2 kez mavi erkan verdi, 1 kez kola dökmüştüm, 1 kez de fanına kâğıda benzer bir cisim fanına girmişti. Tabi zaman içerisinde birçok aksesuarı değişti. Mesela laptop alındıktan 5-6 ay sonra Bim’den 110 TL ye mouse pad almıştım. İlk defa mouse umu doğru düzgün kullanmaya başladım. Geçtiğimiz aylarda ise 1 tane soğutucu stand, 1 adet klavye, 1 adet mouse ve 1 adet geniş bir mouse pad aldım. Şu an bu aksesuarlarımla ve bilgisayarım bana gayet yetiyor. Bu da böyle bir anımdı.

Ahmet DOĞAN
9/E 1645





KURTULUŞ ZAMANI

Gece yarısıydı. Telefonumun ekranı yüzümü aydınlatıyordu. Tarih sınavı için çalışıyor gibi yapıyor, aslında sosyal medyada dolaşıyordum. Masamın üstünde açık duran kitapta bir fotoğraf vardı:
Mustafa Kemal Atatürk, yanında cephedeki askerlerle durmuş uzaklara bakıyordu.
Fotoğrafa uzun süre baktım.
“Acaba gerçekten nasıldı?” diye mırıldandım.
“Bir insan nasıl bu kadar umudu taşıyabilir?”
Tam o anda odanın içindeki hava değişti. Kulaklarım uğuldadı. Telefonumun ekranı karardı. Sonra gözlerimin önünde beyaz bir ışık büyümeye başladı.
Ayağa kalkmaya çalıştım ama yer ayağımın altından kaydı.
Ve bir anda…
Kendimi çamurlu bir yolun ortasında buldum.
Üzerimde hâlâ kapüşonlu sweatshirtüm vardı. Ama etrafımdaki insanlar… farklıydı. Kağnılar ilerliyor, kadınlar mermi taşıyor, askerler yorgun gözlerle yürüyordu.
Keskin bir barut kokusu burnuma doldu.
Bir adam omzuma dokundu.
“Evlat! Donup kalma, cephane geçecek!”
Ne olduğunu anlamıyordum. Kalbim deli gibi atıyordu.
Sonra uzaktan bir ses geldi:
“Yunan birlikleri ilerliyor!”
Bir anda gerçeği fark ettim.
Ben… Türk Kurtuluş Savaşı yıllarına gitmiştim.
Bir tepenin yamacında askerlerle birlikte beklerken ellerim titriyordu. Ben bilgisayar başında büyümüş biriydim. Buradaki insanlarınsa gözlerinde bambaşka bir şey vardı.
Korkuyorlardı.
Ama geri çekilmiyorlardı.
Yanımdaki genç asker bana gülümsedi.
“İlk kez mi cephe görüyorsun?”
Cevap veremedim.
Benden küçüktü belki de. Ama yüzü yıllarca yaşamış gibiydi.
“Adın ne?” diye sordum.
“Mehmet.”
Bir süre sessiz kaldıktan sonra cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı.
“Annem göndermiş.”
Kâğıtta kısa bir not vardı:
“Vatan sağ olsun oğlum.”
Boğazım düğümlendi.
Benim dünyamda insanlar internet yavaşlayınca sinirleniyordu. Buradaysa insanlar, özgür yaşayabilmek için can vermeye hazırlanıyordu.
Ertesi gün büyük bir hareketlilik başladı. Subaylar emirler veriyor, askerler mevzilere koşuyordu.
Kalabalığın arasında bir anda onu gördüm.
Mavi gözleri düşündüğümden daha sakindi.
Mustafa Kemal Atatürk atının yanında durmuş haritaya bakıyordu.
Etrafındaki herkes telaşlıydı ama o sakin görünüyordu. Sanki fırtınanın ortasında duran bir kaya gibiydi.
Ona yaklaşırken dizlerim titredi.
Bir şey söylemek istiyordum ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
O sırada başını kaldırıp bana baktı.
Bakışları kısa bir anlığına gözlerime değdi.
“Genç,” dedi sakin bir sesle,
“korkuyor musun?”
Yalan söyleyemedim.
“Evet.”
Başını hafifçe salladı.
“Cesaret, korkmamak değildir. Korkuya rağmen yürüyebilmektir.”
Bu sözü duyunca içimde bir şey değişti.
Bir tarih kitabının içindeki cümle olmaktan çıkmıştı artık. Karşımda yaşayan, düşünen, mücadele eden bir insandı.
Günler geçti.
Cephede yaralı askerler gördüm. Kağnısıyla cephane taşıyan kadınları gördüm. Aç kalan çocukları gördüm.
Şerife Bacı’yı gördüm mesela.
Karlı havada bebeğini ve cephaneyi korumaya çalışıyordu. Yüzü yorgundu ama gözleri kararlıydı.
Bir gece ateş başında askerlerin konuşmalarını dinledim.
Kimisi öğretmendi. Kimisi çiftçi. Kimisi daha çocuktu.
Ama hepsi aynı şey için oradaydı:
Bağımsızlık.
Sonra o gün geldi.
Top sesleri göğü titretiyordu. Her yer duman içindeydi.
Bir subayın bağırışını duydum:
“İleri!”
Askerler siperlerden fırladı.
Ben olduğum yerde donup kalmıştım. Kulaklarım uğulduyordu.
Tam o sırada Mehmet dönüp bana bağırdı:
“Gel!”
Koşmaya başladım.
Ayaklarım toprağa çarpıyor, nefesim kesiliyordu.
Ve o anda şunu fark ettim:
Tarih dediğimiz şey, kitap sayfalarında duran eski olaylar değildi.
Tarih… yaşayan insanların korkuları, umutları ve fedakârlıklarıydı.
Bir patlama oldu.
Gözlerimi kapattım.
Her yer yeniden beyaz ışıkla doldu.
Kulaklarım çınlıyordu.
Sonra…
Kendi odamda yere düştüm.
Telefonum hâlâ masadaydı. Saat yalnızca birkaç dakika ilerlemişti.
Titreyen ellerimle tarih kitabını açtım.
Atatürk’ün fotoğrafına tekrar baktım.
Ama artık o fotoğraf farklıydı.
Çünkü ben artık sadece bir savaşın adını bilmiyordum.
O savaşın içindeki insanların nefesini, korkusunu ve umudunu hissetmiştim.

Rabia Nisa EVER
9-C 1357



9 -B
,
YAZ TATİLİM
Havalar artık iyice ısınmıştı. Karnemizi almış, okulların bitmesiyle birlikte beklediğimiz yaz tatili sonunda gelmişti. Güneş yakıcı bir hale gelmişti; sadece ülkeyi değil, sanki kalplerimizi de ısıtıyor, içimizi ferahlatıyordu. Yazın güzel geçeceği her hâlinden belliydi. Uzun, yorucu ve soğuk bir kış mevsiminin ardından bu tatil adeta bir ödül gibiydi.
Evde oturmak, dört duvar arasında kalmak kulağa hiç hoş gelmiyordu. Zaten öyle olsaydı, anlatacak bunca güzel anım da olmazdı. Ailece gezmeyi çok severiz; daha okullar kapanmadan gezilecek yerler listemiz kabardıkça kabardı. O kadar uzun ve karışık bir listeydi ki, neredeyse ramazandaki pide kuyruğunu andırıyordu
Listenin en başında her sene olduğu gibi yine Amasya vardı. Ben Amasyalıyım; bu şehir benim için sadece bir yer değil, aynı zamanda bir parçam.
Amasya tarihiyle, doğal güzellikleriyle, yemekleriyle ve insanıyla bambaşka bir şehir. Oraya her gidişimde sanki yıllardır orada yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Hem turistleriyle hem halkıyla sıcacık bir yer. Bu sene de ailemle birlikte, her zamanki gibi Amasya’ya gittik. Ancak bu kez yanımızda ailemin eski arkadaşları da vardı. Onların da bu güzel şehri tanımasını istedik.
Amasya’ya vardığımızda ilk durağımız Kral Kaya Mezarları oldu. Bu görkemli mezarlara gidebilmek için uzun ve dik bir yolu tırmanmak gerekiyor. Eğer yaşlı biriyseniz ya da nefes darlığınız varsa çıkmanız pek kolay değil. O yüzden yola çıkmadan önce biraz ısınmak ve dikkatli olmak gerekiyor. Biz sabah erkenden yola çıktık çünkü öğleden sonra buralar tıklım tıklım doluyor, iğne atsan yere düşmüyor. Tepedeki manzara ise tüm yorgunluğumuzu unutturdu. Şehrin üstünde süzülen serin rüzgâr, Yeşilırmak’ın parıltısı ve dağların sessizliği insanın içini huzurla dolduruyordu.
Sonraki durağımız Aynalı Mağara’ydı. Kral Kaya Mezarları’nın hemen yakınında bulunan bu mağara, hem gizemli hem büyüleyiciydi. Rivayete göre burada bir kralın çok güzel bir kızı yaşarmış. Kız o kadar güzelmiş ki, ona bakan herkes büyülenirmiş. Bu yüzden kimseyle evlenememiş. Babası sonunda bir şart koymuş:
“Kızımın gözlerine bakıp da etkilenmeyen kişiyle onu evlendireceğim.” Birçok kişi şansını denemiş ama hiçbiri başarılı olamamış. Sadece bir kişi bu güzelliğe dayanabilmiş. İşte o günden sonra mağaraya “Aynalı Mağara” denmiş, çünkü kızla görüşmeye gelen kişiler onu ancak bir aynadan görebiliyormuş. Bu hikâyeyi yerinde dinlemek, sanki tarihin içinde dolaşıyormuşum gibi hissettirdi bana.
Amasya’daki son durağımız Ferhat ile Şirin Aşıklar Müzesi oldu. Müze tıklım tıklımdı. Kim daha çok âşıktı, Ferhat ile Şirin mi yoksa onlara hayran kalan ziyaretçiler mi, kestirmek zordu. Müze görevlisi, Ferhat’ın Şirin’e kavuşabilmek için dağları nasıl deldiğini öyle güzel anlattı ki, gözümde o sahne canlandı. Bu hikâyeyi yerinde dinlemek gerçekten tarifsiz bir duyguydu
Amasya gezimiz bitince rotamızı Balıkesir’e çevirdik. Balıkesir halkının misafirperverliği ve Atatürk’e olan sevgisi beni derinden etkiledi. İlk kez gitmeme rağmen sanki yıllardır oradaymışım gibi hissettim. İlk olarak Balıkesir Kuvâ-yi Milliye Müzesi’ni gezdik.
Müzede Kurtuluş Savaşı dönemine ait belgeler, fotoğraflar, kıyafetler sergileniyordu. Her bir eşya, geçmişin sessiz bir tanığı gibiydi. Savaş yıllarının o zor günlerini gözümde canlandırırken, bir yandan da içimde büyük bir gurur hissettim.
Ardından Ayvalık’a gittik. Ayvalık gerçekten büyüleyici bir yerdi. Denizi tertemiz, sanki cam gibi duruyordu. Güneşin su üzerindeki parıltısı insanın gözlerini kamaştırıyordu. Evet, turist çoktu ama bu kalabalık bile o güzelliğin önüne geçemiyordu.
Dalga sesleri, tuz kokusu ve serin rüzgarın yüzüme vurması bana büyük bir huzur verdi. Şeytan Sofrası’na çıktığımızda ise manzara karşısında adeta büyülendim. Güneş yavaşça batarken gökyüzü kızıl bir denize dönüştü. O an içimden “Keşke zaman burada dursa,” diye geçirdim.
Ayvalık’tan sonra kısa bir süreliğine Manisa’nın Soma ilçesine uğradık. Uzun yol bizi oldukça yormuştu. Babamın asker arkadaşının evine varır varmaz uyuyakaldık. Sabah kalktığımda hayatımda ilk defa Soma helvası yedim. Tadını garip ama bir o kadar da güzel buldum. Bu kısa durak bile tatilimizin unutulmaz bir parçası oldu.
Sonra Marmaris’e geçtik. Zaten tatilimizin asıl hedefi orasıydı. Marmaris gerçekten bir cennet gibiydi. Denizi masmavi, dağları yemyeşildi. Ancak dikkatimi çeken bir şey vardı: Marmaris’te Türklerden çok yabancı turist vardı. Ruslar, Fransızlar, İspanyollar… Bu durum beni biraz üzse de, İngilizcemi geliştirmek için güzel bir fırsata dönüştü. Hemen hemen herkesle iletişim kurmaya çalıştım, hatta birkaç yeni arkadaş bile edindim.
Marmaris’te Hafsa Sultan Kervansarayı’nı gezdik. Osmanlı döneminden kalma bu yapı buram buram tarih kokuyordu. Taş duvarlarına dokunduğunuzda bile geçmişin izini hissediyordunuz. Gündüzleri dışarı çıkmak pek mümkün değildi çünkü güneş adeta kavuruyordu. O yüzden genellikle akşamları gezmeyi tercih ettik.
Bir akşam yemek dönüşü arabayla otelimize dönerken bir domuz sürüsüyle karşılaştık. Kardeşim yakından görmek isteyince arabayı geri çevirdik. Tam o sırada iki Rus turist bize doğru koşarak geldi. Meğer domuzlar onlara saldırmış! Biz hemen yardım etmeye çalıştık. İngilizcemiz çok iyi olmasa da, çeviri uygulamasıyla konuştuk. Adam korkudan bir anda Türkçe konuşmaya başlamıştı. O an hem komik hem de biraz korkutucuydu.
Bodrum’da dört gün kaldık. Gündüzleri denize girdik, akşamları sahil boyunca yürüdük. Denizin tuzlu kokusu, rüzgârın serinliği ve dalgaların kıyıya vuruşu bana gerçek bir huzur veriyordu. Güneşin batarken gökyüzünü turuncuya boyadığı o anları hâlâ unutamıyorum. Bodrum sokakları dar ama sıcakkanlı insanlarla doluydu. Her köşe başında bir müzik sesi, bir kahkaha yankılanıyordu. Tatilin bitmesine az kalmıştı ama içimde garip bir huzur vardı; çünkü bu yaz, hayatımın en dolu dolu geçen yazlarından biriydi

Öykü DEMİREL 9-B 1248




9/C SAL ZAMANI ÖYKÜLERİ


ZAMAN GELİR GİDER

Zaman her zaman gelir ya
Bazen bir anlık hız gibi
Bazen de bir anlık şok gibi
Ne olduğunu anlamadan geçip gider

Dersin ki gün gelir ulaşırım
Bir bakarsın o zaman gelir
Dersinki yapmalıyım
Ama gelir o an üzüntü

Oğul Kadir ŞENTÜRK
9/C 53




ZAMAN HER ŞEYDİR

Zaman geçicidir
İnsan kalıcı
Zaman olduğu sürece
İnsanlar hep yaşamalı

Önemli olan bilmektir kıymetini
Zamanı iyi kullanmayı öğrenmeli
Zamanı iyi kullanan insan
Bilir yaşamın kıymetini

Zaman ne güzel akıyor
Yaşamayı sağlıyor
Zamansız insanlar
Mezarlıkta yatıyor

Zamanla olur her şey
Fizikteki basınç
Dövülen bir kılıç
Zaman her şeydir

Alihan PATAN
9/C 997





KIYMET VAKTİNDE BİLİNMELİ

Zaman, su gibidir akar gider
Bir bakmışsın yeni doğmuş,
Bir bakmışsın yaşlanmış,
Nasıl geçmiş anlayamazsın bile.

Kıymet zamanında bilinmeli ,
Sevgi zamanında gösterilmeli,
Değer zamanında bilinmeli,
İş,işten geçtikten sonra değil.

Zaman bizden sadece hayatımızı değil,
Ailemizi sevdiklerimizi de alır
Zamanın kıymetini, bişey olunca veya başına bir şey gelince değil,
Zamanında bilinmeli .

Şevval Su KILIÇ
9/C 1305



BİR DEĞERDİR ZAMAN

Su gibidir, bir değerdir zaman.
Bir göz kalır,geçmişten kalan.
Dünlerin izi kalır,kalpte solgun bir renk.
Bugünün kıymetini bil,yarına kalır bir denk.

Zaman ince bir yara,kalbe derinden dokunur.
Sessizce geçen ömür,anılarla korunur
Gözü açıp kapatınca,değişir yüzler.
Zamanın eseridir sabır,sonra geçer krizler.

Zamanla diner acı,yaralar kabuk bağlar.
Gözlerdeki o yaşlar,bi gün olur buhar.
Hiçbir şey ebedi değil, ne keder ne sevinç.
Gönül bunu anlarsa,bulur gerçek bilinç.

Ecrin Ayşe ÇITAK
9/B 1335




ZAMAN

Ne kadar hızlı geçiyor
Birbirini kovalıyor
Bir an bir daha gelmiyor
Günler aylar yıllar

Değerini bilmeliyiz
Her anı değerlendirmeliyiz
Giden zaman geri gelmez
Günler aylar yıllar

Merve KILIÇOĞLU
9/C 1363





ZAMAN

Zaman çok hızlıdır geçip gider
Mevsimler gelir geçer
Anılar yaşanır biter
Aylar, yıllar yaşananlarla geçer

Çok hızlıdır, hemen geçer
Anılar biriktirmek önemlidir
Yaşantılar geçer
Aylar yıllar yaşananlarla geçer

Şevin Ela GÖRMÜŞ
9/C 1378





ZAMANIN HIZI

Ne kadar hızlısın
Bir o kadar heyecanlısın
Nasıl geçti demeden
Uçup gidiyorsun
Zaman

Bir anda geçip gidersin
Ne kadar kıymetlisin
Her anını iyi değerlendirmeli
Zaman

Şevval ÖZTÜRK
9/C 1342





ÖZLENEN ZAMAN

Ne zaman dalsam düşüncelere
Aklıma geliyor geçmiş yıllar
Fakat geri dönemem
İlerledi zaman

Çağlar ilerliyor
Anılar geride kalıyor
Galiba hızlı geçiyor zaman
Lalelenmiş her yer
Arabalar artık uçuyor
Roketler Mars, Satürn geziyor

Merve KILIÇOĞLU
9/C 1363
Khazal ZULUF-OGLY
9/C 1761
Şevin Ela GÖRMÜŞ
9/C 1378
Şevval ÖZTÜRK
9/C 1342






Başlık ?

Zaman bazen hızlı geçiyor,
bazen hiç geçmeyecek gibi.
Daha dün çocuk gibiydim sanki,
şimdi düşüncelerim büyümüş gibi.

Saatler aynı yerde duruyor ama
insanlar değişiyor her gün.
Bazı anılar içimde kalıyor,
bazıları kayboluyor sessizce bir gün.

Keşke zamanı durdurabilsem bazen,
güzel anlar hiç bitmese.
Ama galiba zamanın işi bu;
her şeyi yavaşça değiştirmek sessizce.

Melike MENTEŞE
9/C 1364




Zaman elimden kayan su gibi,
tutmaya çalışsam da durmuyor.
Bazı günler çok uzun geliyor,
bazıları nasıl bitiyor anlamıyorum.

Eskiden büyümek isterdim hep,
şimdi çocuk kalmak geliyor içimden.
Çünkü insan büyüdükçe galiba
bazı şeyler eksiliyor kalbinden.

Bir gün herkes değişiyor biraz,
sesler, yüzler, hisler bile.
Ama bazı anılar kalıyor yine de,
eski bir şarkı gibi aklımın içinde

Ecrin ÇELİK
9/C 1356




ZAMAN

Öyle bir geçer ki zaman
Akrebi kovalar yelkovan
Zaman akar ki haberin olmaz
Değerlendiremeyince çekersin vicdan azabını
Zaman verimliyse için kıpır kıpır
Oynamak için vakit
Kalır sana her zaman
Uyursun huzur içinde
Zaman,zaman yine zaman
Dolu dolu ve mutlu
Bir şekilde yaşa hayatı

05/05/2026
BETÜL GÖK
9/C 1379




ZAMAN İZİNDE

Bir bakmışsın büyümüşüz, çocukluk geride kalmış.
Eski güzel anılar, birer masal halini almış
Geriye dönmek zordur, ne yapsak durmaz saat
Her anın kıymetini bilmek, en büyük marifet

Kum saati boşalır, akar gider durmadan.
Hayat bize bir hediye, henüz vakit dolmadan
Geçmişe veda edip, geleceğe bakmalı
Zaman geçerken biz, her anı yaşamalı.

HÜSEYİN EREN FIRATAN 9-B 1163




Geçer zaman
Saatler akar durmadan
Günler geçer
usanmadan.
İnsan fark etmez çoğu an,
Ömür tükenir yavaş yavaş.
Bir çocuk büyür yıllarla,
Hayaller kalır anılarda.
Zaman öğretir herkese,
Sabretmeyi sessizce.
Akşam olur, söner ışık,
Yollar uzun ve karmaşık.
Eski bir dosta sarılır gibi
Mazide kalır her tanık
Ne durur akıp giden zaman.
Bize kalan şu dünyada,
Bir tatlı ses, bir de selam

Yunus DEĞER
9/B 593





ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN MISRALARIMDA

Akıyor zaman şelale gibi
Dönüşü olmayam ,bir daha akmayacak su gibi
Yaptığım hataları,döktüm şiirlere
Dönüp bakıyorum ne güzel günlere

Geçen zaman bir daha gelmez
O sessiz mısralara baka baka
Çektiği acıları bir o bilir
Birde içini döktüğü şiirler.

Esra YUCA
Elmira Duru KAYA
SAL 9/C



ZAMANIN DEĞERİ

Zaman bir kum gibidir,
Zaman bir su gibidir.
Aktığında tutulmayan,
tutmaya çalıştığında
avuçlarından kayıp giden.

Bir an yaşarsın,
istersin geri gelsin.
İstersin aynı anı
defalarca yaşamayı…
“İmkânı yoktur” derler,
ama bazen
imkânsızın tam kendisini bulursun.

Zamanı geri almak için çabalarsın,
ânı durdurmak istersin.
Ama anlarsın ki
bazı şeyler sadece istemekle olmaz.

Bu yüzden zamanın kıymetini bil;
çünkü hayat bazen
bir göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

Ecrin NARİN
9-B 1033





Yağmur HARMANCI

2012 yılında İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde doğdu. Memleketi Adıyaman Merkez’dir. 2021 yılında Tayfur Sökmen İlkokulu 2025 yılında Halide Edip Adıvar Ortaokulunu bitirdi. 2025 yılı Eylül ayında Sefaköy Anadolu Lisesine Kayıt yaptırdı. Özel zevkleri arasında müzik dinlemek,yazı yazmak,kitap okumak vardır. Okulunda hocalarını ve arkadaşlarını sevmektedir

KABUK TUTMUŞ YARA

“Zaman unutturur” diye fısıldar diller
“Zaman her şeyin ilacı”
der suskun kalpler

Oysa
hangi ilacın etkisi
sonsuz sürer?

Zaman
yaraların üstüne çekilmiş ince bir perde
kabuk tutmuş bir yara
dokundukça sızlayan geçmiş

Uyuşturur…
ama iyileştirmez

Yağmur HARMANCI


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam50
Toplam Ziyaret68672
Anket
Fizik (Doğabilim) dersi korkusunu yenebileceğinize ne derece inanıyorsunuz?
Duyurular
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar45.477145.6593
Euro52.731152.9424
Hava Durumu
Saat